Ayşe Filiz Yavuz

 

 

ADALAR, ADALILAR / Mahmut Esat Güven

 

Anı kitabı. Sokak Yayınları. 3. Baskı.

Nisan 2017. İstanbul, 200 sayfa

Ulucanlar Cezaevi’nin müze haline gelmesi sonrasında yaptığım gezide, oradan aldığım kitaplardan birisi bu. Uzun süre bu cezaevinde kalan eskiden komünizm fikrini benimsemiş, şimdi ise siyasallaştırılmış bir İslami görüş çizgisinde hayatına devam eden Mahmut Esat Güven tarafından kaleme alınmış.

İmla hatası, noktalama hatası çok. Ancak hızlı okunabilen bir anı kitabı. Gençliğinden başlayarak bu yola nasıl girdiğini ve hapishanede yaşadıklarını anlatmış. Hapishanede iken tanıştığı biri aracılığıyla okuduğu Seyyid Kutup kitapları sonrası ise namaz kılan ve cezaevinden çıktıktan sonra da Selamet, Milli Görüş, AKP çizgisinde siyaset ve Milletvekilliği yapan Mahmut Esat Güven’in yazdıklarında fikir açısından çok kayda değer şeyler yok. Ancak hapishane hayatını anlamak açısından çok şey var. Yokluklar, susuzluk, pislik, imkansızlık, kötü şartlar, 1980 in hemen sonrasında başlayan sebepsiz dayaklar ve haksız mahkemelerin, adaletsizliğin sonuçlarını kitapta görmek mümkün. İçinde kendisinin yada başkalarının mahkeme kayıtları, savunma veya ithamların adaletsizliğine dair belge, yazı vs yok. Sade, basit, kafa yormayan yazılar… Öğrencilik hayatıyla başlayan bir anarşi ortamı ve dönemini tasvir eden, üniversitelerin durumunu ve boykotları gözler önüne seren bir kitap.

Kitabı iki bölüm olarak okumak daha doğru. Yazarın öğrencilik yıllarında Türkiye’nin ve üniversitelerin içinde bulunduğu anarşi ortamı.

Yazarın ‘ada’ diye anlattığı hapishane dönemi.

Yazar kendisini o dönem komünist olarak tanımlıyor. Kitapta o fikirleri, dönemi öven ve işlenmiş olan suçları ifade-itiraf eden çok sayıda cümle var: THKP-C içinde yer alması, terörist başı Apo ile tanışıklığı, sadece fikir suçu işlediler diye sunulan çok sayıda teröristin cinayet, soygun, bombalama suçu işledikleri, hapishanede bile bomba yapmaya çalışmaları, hapishanede silah bulundurmaları gibi.

Yazarın bir başka dikkat çeken, belki de fark etmeden yaptığı, hapishane hayatında ülkücü tutukluların insani taraflarının her zaman öne çıktığı ve fikir gözetmeden bu taraflarını gösterdiklerini itiraf etmiş olması. Yatak içinde bulunan komünizmi öven belgeleri askere bildirmeyip kendilerini dayaktan koruması, dayak yemiş ve çok kötü durumda hücreye atılan solcu arkadaşlarına tıbbi bakım yapmaları, yemeklerini paylaşmaları, kavgada olmayan yazarı ülkücülerin koruması… Kendilerinin ise yanlışlıkla kendi koğuşlarına verilen ülkücüleri dövdükleri itirafı da var.

Kitapta yazarın (dolayısı ile eski sol veya komünist düşüncenin (istisnalar hariç)) gerçek anlamda dünyayı ve fikirleri anlayabilmiş olduğu konusunda şüpheler var. Yazılmış cümlelerdeki ifadeler okuyucunun kafasında bu şüpheyi doğuruyor:

-Kitabın sadece idam edilen Necdet Adalı’ya adanması, (suçsuz çocuk Mustafa Pehlivanoğlu bir sembol olmuşken) hiç bir suçsuz ülkücünün akla gelmemesi

-Gençliğin ülkücülere karşı olmak için silahlı devrimci örgütlere yakınlık duymasının normal olduğunu söylemesi

-Aileler gerilla savaşının başlamasında bu davaya ayak bağı oluşturuyor düşüncesiyle gençlerin aileleri ile görüşmesine izin verilmemesi fikrinin komünist liderler arasında yaygın olduğunun yazılması

-12 mart döneminden sonra gençliğin devlet eliyle uyuşturucu ile oyalanmaya çalışıldığının söylenmesi (en büyük uyuşturucu karteli PKK iken ve kendisi Apo yu bir arkadaşı olarak anlatırken)

-Çin-Rus komünizmi için sol kesimin kendi aralarında bölündüğünü ve aralarındaki silahlı çatışmalarda ölen gençlerin olduğunu söylemesi (komünizm gerçek ve doğru ise neden bölündünüz, gerçek değilse siz Çin veya Rus emperyalizmi uğruna mı Türkiye’de teröre destek, yandaş, militan oldunuz sorusunun cevabını tartışmalı ve kitapta da belirtmeliydi).

-Terörist başı Apo’nun bir toplantıda sorulan soruya “Bizim Türk devrimcilerinden bir tek isteğimiz var. Gidin kendi işinize bakın, bizi rahat bırakın” ifadesinin Apo’nun devrimcilik değil o zamandan ayrılıkçı– bölücü olduğunun bir başka ifadesi olduğu

-Hapishanedeki komünistler için dışarıdaki arkadaşlarının sebzecilerden rüşvet, tehdit, hırsızlık yolu ile mal alıp hapishaneye gönderdikleri

-“Türkiye’de solun amipsel bir çoğalması olmuştur. Sol kendi içinde bölünerek çoğalan bir yapıya sahiptir. Sol içindeki ayrılıklar hiç bir zaman ideolojik zeminde olmamıştır. Liderlik hesabıyla ayrılıklar olmuş, sonra bu ayrılıklara ideolojik bir kılıf bulunmaya çalışılmıştır” ifadesi

…

Yemek duası okutan askerlerin bu davranışına “Bu acımasız bir davranış” diyen birinin sonra dindar olması Allah’ın bir tecellisi galiba.

O dönemi yaşamış, tahliye edilmiş, sonra da Milletvekili dahi olmuş birinin o döneme ait anılarını anlatırken bugünkü elde ettiği fikir ve tecrübeler ışığında daha tarafsız gözle yazılmış kelimeler, ifadeler kullanması beklenirdi. Kitapta ölenlerin sanki sadece komünist oldukları mesajı verilirken şehit edilen 5000

ülkücüden hiç bahsedilmemiş olması, ülkücülerin polisle birlikte hep komünistleri dövüp anayasal haklarını ellerinden aldıklarını belirtmesi… Türkiye’ye hiç bir zaman gelmemiş ve faşizmi getireceğiz diyen bir siyasi düşünce olmamasına rağmen, ülkücülerden hala faşist diye bahsedilmesi de mantıklı bir yaklaşım değil.

Olgun bir kişinin artık daha doğru yazıları kaleme almış ve daha mantıklı ifadeler kullanmış olması gerekirdi. Üzerinden 40 yıla yakın zaman geçen bir dönemi daha tarafsız ve makul yorumlar ile anlatması beklenirdi bir üniversite mezunundan, siyasetçiden, milletvekilinden, yazardan.

Ömer Lütfi Tarım isimli avukatın hem kendisi gibi bir devrimcinin hem de Muhsin Yazıcıoğlu ve bazı başka ülkücülerin avukatlığını yaptığını belirtmesi bir ilginç anı.

Yazarın ‘fitrat üzerine’ diye yazdığı paragrafta “ fıtratın paylaşma gibi bir özelliği abartılarak sosyalizm, komünizm gibi beşeri sistemler, fıtratın sahiplenme gibi bir özelliğinin başıboş bırakılması ile de kapitalizm gibi batıl bir sistem ortaya çıkar.” ifadesi dikkat çekiyor.

--------

Şubat 2018/ Ankara/

Ayşe Filiz Yavuz