Osman Çeviksoy / Hikayeler

 

BOŞLUĞA ALIŞMAK  

Eriman Topbaş için…

         İlk karşılaştığımız gün, dün gibi aklımda.

         Serin bir sonbahar sabahıydı. Gölbaşı’nda, göle bakan bir dairenin geniş salonunda, “u” şekline getirilmiş masaların etrafında kırk kişi kadardık. AYB’nin bir süre önce başlattığı kahvaltılı cumartesi toplantılarından birindeydik. Ben, ilk kez katılıyordum. Başkan Yakup Ömeroğlu’ndan, şair Ali Akbaş’tan, hikâyeci Mehmet Önal’dan, deneme yazarı Hüseyin Özbay’dan başka kimseyi tanımıyordum. Onlara da uzak oturduğumdan kimseyle konuşmuyordum. Daha doğrusu kimse benimle konuşmuyordu. Benim dışımda herkes, herkesi tanıyor gibiydi ya da bana öyle geliyordu. Kendi halimde, giderek yoğunlaşan yalnızlık duygusu içinde kahvaltımı yapıyor, konuşulanları dinliyor, dikkat çekmeden, çoğunu ilk kez gördüğüm insanları izliyordum.

         “Merhaba hocam! Afiyet olsun!” dedi güler yüzlü bir adam, tam karşımdaki boş sandalyeye otururken.

         Sanki beni tanıyor gibiydi. Tuhaf olan şey, ben de ilk kez gördüğüm bu adamı tanıyor gibiydim. Sesi o kadar içten, bakışları o kadar yakın…

         O adam sendin.

         Kahvaltı boyunca hiç konuşmadık, sadece birkaç kez göz göze geldik. Her defasında seni gülümserken gördüm. Sen hep gülümsüyordun. Anladım ki gülümser yüzlülük senin doğal halindir. Ve bu doğallık sana herkesten daha çok yakışmaktadır. Seni herkes gibi ben de “gülümseyen adam” olarak tanıdım. İğretiliğe düşmeden, her an, herkese, hayata gülümseyebilmek gıpta edilecek, harika bir özellikti. Bu özelliğin sırrını çok geçmeden çözdüm. Yaratılan her şeyi, yaratandan dolayı, sözde değil özde hoş görebilmek ne kadar güzeldi. Seni bu kapsamlı ve derin görüş gülümsetiyordu.  

         Sonra AYB’nin Balgat’taki yerinde karşılaştık.

         Bu defa hayli uzun konuştuk. Hem enstitüyken, hem üniversite olduktan sonra öğrencisi olduğum Gazi’de hocalık yaptığını öğrendim. Ayrıca AYB Yönetim Kurulu Üyesiydin. Davetinize icabet edip aranıza katılışımdan dolayı duyduğun memnuniyeti belirttin.

         Ben de kendimi tanıtma ihtiyacı duydum.

         “Emekli edebiyat öğretmeniyim…” dedim, başka şey söyleyemedim.

         Çünkü beni tanıdığını, hem de iyi tanıdığını söyleyiverdin. Bu, ne kadar hoşuma gitti, anlatamam. Nereden tanıyor olabileceğin konusunda iki ihtimal düşündüm. Güçlü ihtimal hocam Ali Akbaş’tı: O, anlatmış olabilirdi. Olsun, kalabalığın en güler yüzlü insanı olarak beni tanıyordun ya bu beni gerçekten mutlu kıldı. Mutluluğumu bir kat daha artıran başka bir şey daha oldu. Benden orta ve lise çağındaki çocuklara okuma alışkanlığı kazandıracak, sonra da bu alışkanlığı pekiştirecek kitap listesi istedin. Sordum, kendi çocukların için istediğini söyledin. Okumaya düşkün bir öğretmen olarak uygulamalarımdan hareketle hazırladığım merdiven listeden belki de haberliydin ve çocukların için istiyordun. Bu, bana güvendiğini, değer verdiğini gösteriyordu.

         Güvenen, değer veren, yüzünden gülümseyişini hiç eksik etmeyen, en basit, en sıradan, en berbat olaylardan bile bir hikmet çıkaran biriydin. Her hafta sonu derneğimiz tarafından düzenlenen kültürel etkinliklerde birlikte olduk. Uzun sohbetlerimiz oldu. Her sohbetten sonra seni biraz daha yakından tanıdım. Anladım ki sen; tanıdıkça sevilen, tanıdıkça sayılan, tanıdıkça güvenilen Yunusça bir kişiliğe sahiptin. Kardeşim olmalıydın. Zaten tavır ve davranışlarınla gencecikken kaybettiğim kardeşime o kadar çok benziyordun ki... Tanışalı bir yıl bile olmadan kardeşim oldun. Biliyor musun, seni öz kardeşimin yerine koydum. Bu yüzden “sen” diyorum. Bu yüzden “siz” demeyi soğuk buluyorum.  

         Canım kardeşim!

         Her duruma, her olaya, her olguya öncelikle bilimsel ve akılcı yaklaşımın yok mu, aslında en çok hayran olduğum, en çok imrendiğim yönündü. Çünkü bilimsel ve akılcı insanların umutsuzluk, bezginlik, bıkkınlık, hayal kırıklığı yaşamayacaklarına inanıyordum. Böyle insanların hayattan zevk alacaklarına, anlamlı ve dolu dolu yaşayacaklarına inanıyordum. Bana göre gerçek mutluluğu ancak böyle yaşayan insanlar yakalayabilirlerdi ve sen bu insanlardan biriydin. Ne var ki bunu sana belli etmiyor, bir de karşı tavır takınıyordum. Yani oynuyordum. Bunu mutlaka anlamış olmalıydın ki sen de bana karşı oynuyordun. 

         Bir gün “aşk” dedim, beyin, sinir, hormon üçlüsüyle açıkladın. “Özlem” dedim, beyin sinir, hormon üçlüsüyle açıkladın. “Heyecan” dedim, “korku” dedim, “nefret” dedim, ne dediysem, beyin sinir, hormon üçlüsüyle açıkladın. Bazen kasları da işin içine kattın. Ne dediysem duygusallıktan uzak, bilimsel, kupkuru açıklamalar getirdin. İnadıma yaptığını, bilimsel takılarak beni öfkelendirmek istediğini biliyordum. Sonunda başardın; öfkelendirdin beni. Senin hiç yapmadığını yaparak sesimi yükselttim:  

         “Aşk, yüce bir duygudur beyefendi!” dedim. “Duyu organı, sinir sistemi, beyin ve salgı beziyle açıklanamaz. Aşk, bu kadar basit ve sıradan olsaydı, adına “aşk” denmezdi. Sultan Süleyman’ın Hürrem’e karşı duyduğu aşkı bir tarafa bırakalım, bir ilkokul öğrencisinin sınıf arkadaşına karşı duyduğu aşkı bile bu açıklamaların içine sığdıramazsın!”

         Şimdi hatırlamadığım başka şeyler de söyledim. Ne var ki gülümseyişin hiç kesintiye uğramadı, gölgelenmedi bile. Zevkten dört köşe olarak sonuna kadar dinledin. Ben susunca, sen her zamanki acelesiz, sakin, samimi, yatıştırıcı ses tonunla konuştun. 

         “Çözdüm seni!” dedin. “Çözdüm! Öfkelendiğin zamanlar daha etkili, daha ikna edici, daha güzel konuşuyorsun! Demek ki ara sıra seni öfkelendirmek gerek.” 

         Sonra başladık gülmeye… Yüksek sesle konuşmadığın gibi yüksek sesle de gülmüyordun. Ben senin kahkahayla güldüğüne hiç tanık olmadım.  

         Öfkem numaradandı.

         Öfkem oyundu, biliyordun.

         Hani sen beni bilimsel yaklaşımlarınla çileden çıkarmaya çalışıyordun ya, hani bu konuda son derece kararlıydın ya, daha fazla yorulmayasın diye şakadan öfkelenmiştim. Bilime karşı çıkılır mıydı? Doğruya öfkelenmek, doğruyu söyledin diye sana öfkelenmek haddime miydi? Hem gerçekten öfkelenmiş bile olsam, seslendirdiğin üç kısacık cümle beni yatıştırmaya yeter de artardı bile. 

         02 Mart 2012 günü, beyinlere seslenerek gönüllere girdiğin gündür. Kabakçı Konağı’nda gerçekleştirdiğin “Dindar Beyin” adlı bilimsel sohbetin, belleklerimizde silinmez izler bıraktı. “Neoroteolojik” boyutumuzu perdeye düşürdüğün görüntüler eşliğinde, ne kadar güzel anlatmıştın. Sonra beklenen olmuş, soru sağanağına tutulmuştun. Konu, insanın en önemli organı beyinle ve inançla ilgili olunca, konuşmacı da konuya hâkimiyetini en güzel biçimde ortaya koyunca, herkes aklına takılan her şeyi sormak istemişti.  

         Soru sormak isteyenlerden biri de bendim. Anlattığına göre beyinin inanmak üzere yaratılmış dehşetli bir yapısı vardı. Peki, buna rağmen ateistler nasıl ateist olabiliyorlardı?

         Verdiğin cevap bilimsel değildi ama ilginçti.

         “Ateistlerin işi zor... Allah yardımcıları olsun!” demiştin.

         Ateistler için bile Allah’tan yardım dileyecek kadar yüce bir imanın; güzelliklerle dolu, tertemiz bir yüreğin vardı.

         Sonra bir gün…

         Bir kara gün müydü?

          “Olamaz!” dediğimiz şey oldu. 

         “İnanılmaz” bulduk ama inandık. Gerçeği kabullenmekten başka seçeneğimiz yoktu, biz de kabullendik. Gerçek ne kadar inanılmaz olsa da meydana geliyor ve hiç zorlamadan, tanık göstermeden kendini kabul ettiriyordu. Dağ gibi büyüyen yüreklerimizi yüklenip çağırdığın yere doğru yürüdük. Bütün sevenlerin aynı vakitte, aynı alanda toplandık. Sen bizden önce gelmiş, tam karşımızdaki kürsüde yerini almış, bizi bekliyordun. Sen buluşmak üzere söz verdiğin her yere bizden önce gelirdin. Kuralı bu defa da bozmamıştın. Ancak kürsüde yerini aldığın halde konuşmuyor, suskun, belki biraz da küskün, bize bakıyordun. Sen bize bakıyordun, biz önümüze bakıyorduk. İnanılmaz bulduğumuz gerçeği, kısacık bir süre sonra kabullenmekten dolayı hepimiz mahcuptuk. Sen, bizi daha fazla mahcup etmemek için çareler araştırıyor gibiydin. Aslında susarak konuşuyordun canım kardeşim. Susarak da bir şeyler anlatılabileceğini hepimiz senden öğrenmiştik.

         Sen kürsüde, biz karşında suskun beklerken ben ateşten önceki son yolculuğumuzu hatırladım. Yönetim Kurulu toplantısının bitişiyle otobüs durağına çıkışımız, otobüsü durakta adeta bizi beklerken buluşumuz, numarasına bakmadan atlayışımız, orta kapıya yakın koltuklara yan yana oturuşumuz iki dakikadan kısa bir sürede gerçekleşmişti. Aklımızda Ulus ya da Sıhhiye varken, otobüs bizi Opera’ya bırakmıştı. Yolculuğumuzun kalan kısmında da birlikte olabilmek için ne çok beklemiştik. Seni evine götürebilecek en az beş otobüs geçmişti de binmemiştin. Israrlarıma hep aynı şakacı iki cümleyle karşılık vermiştin. 

         “Bu yolculuğa birlikte çıktık, birlikte devam edeceğiz! Kimse bana yol arkadaşımı sattıramaz.”

         Beni yalnız bırakmadın. Evine biraz daha erken gidebilmek için beni satmadın. Birlikte binebileceğimiz otobüsü bekledin. Bense gitmen için boşuna ısrar edip durdum.

         Bizi evlerimizin yakınındaki duraklara kadar götürecek olan otobüste de orta kapıya en yakın koltuklara yine yan yana oturduk. Otobüs yola koyulunca düğünden söz açtım. Büyük kızın Elif’in düğününe katılamadığım için mahcuptum, özür diledim.

         “Estağfurullah, o nasıl söz!” dedin.

         Sanki mahcup durumda olan ben değildim de sendin. Birkaç cümleyle beni mahcubiyetten kurtardın, rahatlattın. Düğüne niçin gelemediğimi bile söylettirmedin. 

         Düğünden konuşmaya devam ettik.

         Güzel olmuştu. Her şey yolunda gitmişti.

         Bunları söylerken sesin biraz titriyor gibi geldi bana. Gözlerinde hem mutluluk, hem hüzün var gibiydi. Sanki mutlulukla hüznü, birbirine zıt bu iki duyguyu iç içe yaşıyor gibiydin. Anlamak için değil, teselli burcunda birkaç söz söyleyebilmek için “Alışabildiniz mi?” dedim. Evde bir boşluk oluşmuştu. Hani yirmi küsur yıldır görmeye alışılan temel görüntü, duymaya alışılan temel ses, bir anda eksilivermişti. Yatağı boş kalmıştı. Sofradaki yeri boş kalmıştı. İşte bu boşluğa alışmak, kendisi için olmasa bile hanımı için biraz zaman alacaktı.

         İç içe yaşanan hüzün ve mutluluk konusunda yanılmadığımı anladım.

         Sözün büyülü gücünü kullanarak hüznü mutluluğa çevirmenin tam zamanıydı.

         Sana, çocuğunu evlendirmiş bir baba olarak gelecekten söz edecektim ki...

         Torunla birlikte çocuk parkına gitmenin güzelliğinden söz edecektim ki...

         “Allah sana her çocuğundan torun sevmeyi nasip etsin!” diye dualar edecektim ki…

         Hiç beklemediğim bir anda ayağa kalkıverdin.

         Açık, kısa, küçük bir işaretle vedalaşıp otobüsten iniverdin.

         Şaka değildi, beni öfkelendirmek için değildi.

         İçinde bulunduğumuz otobüsten ansızın iniverdin.

         Evet, iniverdin…

         Oldu mu canım kardeşim?

         Oldu mu şimdi?

         Hani bu yolculuğa birlikte çıkmıştık, birlikte devam edecektik?

         Hani kimse sana yol arkadaşını sattıramazdı?

         Kürsüdesin ve susuyorsun şimdi.

         Eminim, diyorsun ki bize:

         “Emir büyük yerden!”

         Emir büyük yerden be kardeş!

         Mekânın cennet olsun!

----

Hikâye / KARDEŞ KALEMLER / Kasım 2013 / Sayı:83